“Toprakta gezen gölgeme toprak çekilince, / Günler şu heyûlayı da er geç silecektir. / Rahmetle anılmak, ebediyet budur amma, / Sessiz yaşadım kim beni nerden bilecektir?” Mehmet Âkif’in 1919’da eski bir fotoğrafın arkasına yazdığı bu dize, şairin tam manasıyla hayatına denk düşen bir mısra. Hemen yanı başımızda beliriveren Âkif fotoğrafı, bizim dünyamıza ait değil sanki. Kopup geldiği yeri işaret etmek ne çok zor. Kendi deyişiyle o ‘münzevi bir adam’dı.
‘MAHALLE KAHVESİ HATİBİ’
İlk haberden başlayalım. Tarih 21 Haziran 1936. Âkif’in Mısır’dan İstanbul’a on bir yıl sonra gelişi Cumhuriyet gazetesinin “Şehir ve Memleket Haberleri” arasına sıkışmış minicik bir haberle duyuruluyor. Bu küçücük haber, haliyle tetikleyici olmaz. Yine payına büyük bir sessizlik düşer Âkif’in. Teşvikiye’de Sağlık Yurdu’nda hasta yatağında ışıltılı gözlerle bakar âleme. Boğaz’ı kucaklayan bir manzarayla, ziyaretçilerle dolup taşan bir odadır burası. Şair umutludur, vatanına döndüğü için büyük sevinç içindedir.
Bir iki söyleşi çıkar gazetelerde; “Kolay mı yazarsınız? -Hayır., Zevklerinizi sorabilir miyim? – Zevk mi?.. Benim zevklerim mi?.. Eğer sevdiği eserleri okumak, hoşlandığı mevzuları yazmak için uğraşmak, nihayet düşünmek, yapyalnız, bir köşeye çekilerek, sessiz sedasız düşünmek bir zevkse… Eh benim de zevklerim var demektir.”
Bu dönemdeki en önemli yazı Peyami Safa’nın vatanına uzun süre sonra dönen Mehmet Âkif’e, yeteri kadar vefanın gösterilmediğini anlattığı tenkittir. Safa’nın bu eleştirisi yerindedir. Âkif’in gelişinden öyle çok kimse haberdar değildir. Gazetelerde, dergilerde pek yazı çıkmaz. Ta ki Âkif’in ölüm yılı olan 27 Aralık 1936’ya kadar. Ulus Gazetesi, şairin ölümünü şöyle duyurur: “Dün akşam telefonla İstanbul’dan haber aldığımıza göre bir müddetten beri İstanbul’da hasta yatmakta olan şair Mehmet Âkif, dün saat on dokuz buçukta vefat etmiştir. Kendisi altmış üç yaşında idi. (…)”
Bu tarihten sonra herkes eteğindeki taşları döker. Saflar belirlenir. Âkif’in lehinde, aleyhinde yazılar bir bir çıkar. Genel olarak yazıların çoğunda şairin dindarlığı ve buna şiirinde yer vermesi anlatılır. Nurullah Ataç’ın 30 Ocak 1937’de Akşam Gazetesi’ndeki şu sözleri ise hayrette bırakır: “Âkif’in, bir insan olarak kıymeti ne olursa olsun, bir şair sayılması hayli zor işlerdendir. Hele onda fikir aramak, fikre hürmetsizlik olur. Din şairi, din filozofu değil, mahalle kahvesi hatibi.” Ataç, daha sonraki yazılarında da aynı yıkıcı politikayı sürdürür ve Âkif’in eserlerini basit bulur. Bu cenahta bir başka ses ise Hasan Âli Yücel’dir. O da Mehmet Âkif’in inkılâplara ayak uyduramayışını eleştirir.
Talih bu ya. Ölüm bir kırılma olur. Gazetelerde, dergilerde haberler, yazılar, anketler çıkar. Âkif ile yolu kesişenler hatıralarını, onun düşüncesini, inceliğini, mütevazılığını, zarafetini ve şiirini ele alan yazılar kaleme alır. Safahat şairi enine boyuna konuşulur, hakkında şiirler yazılır. Ama Âkif, bu âlemde değildir artık…
Sessiz Yaşadım’da, Âkif’in Mısır’dan dönüşü, İstanbul’da karşılanışı, hastalığı ve tedavisinin safahatı, kaldığı yerler, ziyaretçileri, röportajları, vefatı, cenazesi, defni, mezarının yapılması, anma toplantıları, şiirinin ve fikirlerinin yeniden değerlendirilmesi, tartışmalar, hakkında çıkan kitapların basındaki yansımaları ve daha pek çok ilgi çekecek konu var.
Prof. Dr. İsmail Kara ve Fulya İbanoğlu’nun sırtlandığı hayatın güzelliği, derinliği bir yana büyük emek mahsulü bu kitabın, Âkif’in dünyasında farklı bir kapı araladığı kesin.
Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
25/04/2011
